Düşünen Bir Topluluk İçin Deliller

Darwin, teorisini geliştirirken bu inanışa, yani canlılığın temelde basit bir yapıya sahip olduğu düşüncesine dayanıyordu. Darwin'in teorisini benimseyen ve savunan diğer biyologlar da aynı şekilde düşünüyordu. Örneğin Darwinizm'in Almanya'daki en büyük destekçisi olan Earnst Haeckel. Haeckel, o dönemin mikroskoplarında canlı hücreyi sadece koyu bir leke gibi görüyor. O nedenle de canlı hücrenin çok basit bir yapıya sahip olduğunu düşünüyordu. Hatta bir yazısında hücre için açıkça "jöle dolu basit bir baloncuk" demişti.
![]() |
| Darwin 'in çalışma masası, günümüze oranla ne kadar iptidai koşullarda çalıştığını ortaya koyuyor. |
Darwin'den günümüze kadar geçen bir buçuk yüzyıl içinde, bilim ve teknolojide dev adımlar atıldı. Bilim adamları, Haeckel'in "jöle dolu basit bir baloncuk" dediği hücrenin gerçekte nasıl bir yapıya sahip olduğunu keşfettiler. Ve hücrenin hiç de önceden sanıldığı gibi basit olmadığını hayretle gördüler. Hücrenin içinde, Darwin zamanında hayal bile edilemeyecek kadar kompleks bir sistem olduğu ortaya çıktı.
Ünlü bir moleküler biyolog olan Profesör Michael Denton, hücrenin nasıl bir yapıya sahip olduğunu anlatmak için şöyle bir benzetme yapıyor:
"Moleküler biyoloji tarafından ortaya çıkarılan yaşam gerçeğini kavrayabilmek için, bir hücreyi yaklaşık bin milyon kez büyütmemiz gerekir. Bu durumda hücre, New York ya da Londra gibi büyük bir şehri kaplayacak boyutta dev bir uzay gemisine benzeyecektir. Hücrenin yakınına gelip onu incelediğimizde, üzerindeki milyonlarca küçük kapıyla karşılaşırız. Ve eğer bu kapıların herhangi birinden içeri girersek, olağanüstü bir teknoloji ve bizi şaşkınlığa düşürecek bir komplekslikle yüzyüze geliriz.." (Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis. London: Burnett Books, 1985, s. 242)
Gerald L. Schroeder, dünyanın önde gelen üniversitelerinden Massachussets of Technology’de ‘moleküler biyoloji’ ve ‘kuantum fiziği’ alanlarında doktorasını yapmış saygın bir bilim adamı. Time, Newsweek ve Scientific American gibi prestijli dergilerde bilim yazarlığı yapıyor. Schroeder hala devam ettirdiği bilimsel çalışmalarının ardından vardığı sonucu “Tanrı’nın Saklı Yüzü” adlı kitabında şöyle açıklıyor:

“Fiziksel dünya, mucizevi olgularla dolu bir birlik fenomenidir. Evrendeki milyarlarca galaksi arasında dağılmış olan trilyonlarca yıldızı yöneten, 15 milyar ışık yılı uzaklığa kadar uzanan aynı yasalar, 0,0001 santimetrelik bir hücre içerisindeki kimyasal reaksiyonları da yönetmektedir. Organik hücrenin 10-5 metrelik alanından evrenin 1026 metrelik alanına kadar, 10-26 kilogramlık atom kütlesinden, 1030 kilogramlık Güneş kütlesine kadar, aynı yasalar. Ama neden? Evren neden böylesine idrak edilebilir ve tutarlıdır? Buna bilim tek başına cevap veremez. Muhtemelen bizler, fiziksel olanın içerisinde tutulan metafiziğe dair ipuçlarıyla karşılaşmaktayız.” (Gerald L. Schroeder, Tanrı’nın Saklı Yüzü, Gelenek Yayıncılık, Nisan 2003, İstanbul, ss.44-45)
Stanford Üni. Popülasyon Biyolojisi alanında doktora yapan ve Florida Üniversitesi Zooloji Profesörlüğü ve Bölüm Başkanlığı görevini yürüten Prof. Thomas C. Emmel ise bu konuda şunları söylüyor:
“…Mevcut Big Bang teorisini şimdiye kadar yapılmış en iyi izahat olarak görüyorum. Yaratıcı süreç pekala devam etmekte. …Bence Allah'ın varlığı, bizi çevreleyen engin evren üzerine yaptığımız çalışmalarda açıkça ortaya çıkıyor.” (Henry Margenau & Roy A. Varghese, Cosmos. Bios, Theos, Open Court Publishing Company, Illinois, Mayıs 1992)
Yaratılış Delillerini Görmenin Yolu: Düşünmek
Günümüz bilimi şunu ortaya koyuyor; Allah'ın yaratışının delilleri, O'nun üstün gücünün, aklının ve sanatının yansımaları aslında her yerdedir. Kuran ayetlerinde de, bu delillerin görülüp anlaşılabilmesi için iki önemli yol bildiriliyor: Düşünmek ve bilgi sahibi olmak...
Allah’ın yaratılış delillerini görmek için profesyonel bir bilim adamı olmak şart değil. Hatta yakınınızda okuyup faydalanabileceğiniz bilimsel eserleriniz de olmayabilir. Çölde yaşayan bir bedevi ya da dağlarda yol alan bir kâşif bile olsanız Allah’ı ve yarattıklarını düşünebilirsiniz. Tefekkürde derinleşebilmek için, Allah’ın yaratmasının delilleri üzerinde sürekli düşünmek önemli.
Çevremizdeki canlı cansız tüm varlıklar bizim Allah'ın üstün yaratma gücünü, sanatını, ilmini derin derin tefekkür etmemiz için yaratılmışlar. Bunları önemsemeden geçmek ve düşünmemek, Allah'ın ayetlerinden yüz çevirmek anlamına gelir ki, iman edenlerin böyle bir tavırdan şiddetle kaçınmaları gerekir.

Allah Kuran'da, yarattığı şeyler hakkında düşünmek gerektiğini bildirmiştir. Ancak burada düşünmekten kastedilen bazı insanların sandığı gibi "Allah ne kadar güzel yaratmış" veya "ne kadar muhteşem bir kuş" gibi sadece sözde kalan ezberlenmiş tepkiler vermekten ibaret değil. Yapılması gereken uzun uzun, derin ve kapsamlı bir şekilde Allah'ın yarattıkları hakkında düşünmek, yaratılıştaki hikmet ve incelikleri tespit etmek, böylelikle Allah'ın sonsuz ilmine, kudretine ve sanatına şahit olmak.
Ayetlerde, müminlerin örneğin göklerin ve yerin yaratılışı hakkında uzun uzun düşündüklerinden şöyle bahsediliyor:
Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün art arda gelişinde temiz akıl sahipleri için gerçekten ayetler (deliller) vardır. Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah'ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) ‘Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek Yücesin, bizi ateşin azabından koru’. (Al-i İmran Suresi, 190-191)
Allah’ın bizlere sunduğu delilleri düşünürken kullanılabilecek yöntemlerden biri, çevremizdeki varlıklar, olaylar üzerinde kıyaslama ve sorgulama yöntemi kullanmak. Örneğin "eğer daha farklı olsa ne olurdu" diye bakıp kıyas yapmak, Allah'ın her şey üzerinde ne kadar hassas ölçüler yarattığını kavramak gerek. Kuran-ı Kerim de bir ayette Hz. İbrahim peygamberin bunu ne kadar iyi tefekkür ettiğini görebilirsiniz:
Allah, kendisine mülk verdi, diye Rabbi konusunda İbrahim'le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim: "Benim Rabbim diriltir ve öldürür" demişti; o da: "Ben de öldürür ve diriltirim" demişti. (O zaman) İbrahim: "Şüphe yok, Allah güneşi doğudan getirir, (hadi) sen de onu batıdan getir" deyince, o inkârcı böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. (Bakara Suresi, 258)
Bilgi Sahipleri Yaratılış Delillerini Daha İyi Görür
Allah’ın bizlere sunduğu delilleri derinlemesine kavramak için gereken ikinci özellik ise, bilgiye sahip olmak. Ancak burada önemli bir nokta var. Bir konuyu yaratılış delili olarak görmek için mutlaka o konunun en çarpıcı yönlerini bilip, tüm detayları hakkında geniş bilgiye sahip olmak gerekmez. Bir böcek, örneğin bir yusufçuk görünce onu bir yaratanın olduğunu bilebilirsiniz. Bunun Allah’ın yaratmasının delillerinden olduğunu anlamak için canlının sadece varlığı yeterli. Bu canlı hakkında öğrenilecek detaylı bilgiler üzerinde düşünmek ise Allah'a olan imanı ve şevki artıracak birer vesile.
Günümüzde tıp, biyoloji, astronomi gibi bilim dalları sayesinde Allah'ın yaratışındaki mucizeler ve güzellikler daha net ve ayrıntılı biçimde ortaya çıkıyor. Bu bilgileri öğrenip, Allah'ın yarattığı hikmetler ve güzellikler olarak değerlendiren insanların, Allah'ın sonsuz kudretine olan hayranlıkları katlanarak artıyor.

Kuşkusuz son derece kısıtlı bilgiye sahip küçük bir çocuk da, senelerce eğitim görmüş çok bilgili bir profesör de, vicdan ve samimiyetle yaklaştığında Allah'ın ayetlerini rahatlıkla görüp tanır. Ancak insanın çevresinde görmediği varlıkları tefekkür edebilmesi için elbette ki kapsamlı bir bilgiye ihtiyacı var. Veya çevresinde gördüğü bir şey de olsa, onu daha derinlemesine tefekkür edebilmesi için yine onun detaylarını öğrenmesi gerek. Aksi takdirde yaptığı tefekkür belirli bir sınırda kalır, hatta kimi zaman yüzeysel olur. Örneğin uzaydaki sistemler hakkında hiçbir bilgisi olmadan göğe bakıp tefekkür eden bir insan ile astronomi bilgisi kuvvetli olan bir insanın tefekkürü muhakkak ki birbirinden farklı olacaktır. Ya da insan vücudu, fizyolojisi ve anatomisi hakkında geniş bilgi sahibi olan bir kimsenin, insanın yaratılışındaki incelikleri, mucizeleri ve harikalıkları fark etmesi, bu konuda bilgisi olmayan bir kimseye göre çok daha derin ve yoğun olacaktır. Nitekim Allah, bilgi sahiplerinin akletme ve kavrama bakımından bilmeyenlerden üstün olduğunu bazı ayetlerde haber veriyor:
İşte bu örnekler; Biz bunları insanlara vermekteyiz. Ancak alimlerden başkası bunlara akıl erdirmez. (Ankebut Suresi, 43)
Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, alimler için gerçekten ayetler vardır. (Rum Suresi, 22)
Yoksa o, gece saatinde kalkıp da secde ederek ve kıyama durarak gönülden itaat (ibadet) eden, ahiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini umud eden (gibi) midir? De ki: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Şüphesiz, temiz akıl sahipleri öğüt alıp-düşünürler. (Zümer Suresi, 9)
Salt Bilgi İnsanı Doğruya Götürmez

Burada şu önemli hatırlatmayı yapmak istiyorum: Salt "bilgi"nin, onu yorumlayacak akıl, vicdan ve basiret olmadıktan sonra insanı doğruya götürmesi mümkün değil. Samimi ve vicdanlı bir insanın sahip olduğu detaylı bilgiler ise, onun Allah'ı daha iyi tanıması ve O'na yakınlaşması için önemli. İşte bu nedenle bugün bilim ve teknolojideki ilerlemelerin de Allah'ın yaratmasındaki ilmi, hikmeti, sanatı ve inceliği daha yakından görüp tanımada büyük faydası oluyor.
ALLAH İNSANI BELLİ BİR DÜZEN İÇİNDE YARATMIŞTIR.
İnsan vücudu, ortalama 60-70 kiloluk bir et ve kemik yığını. Bilindiği gibi et doğadaki en dayanıksız malzemelerden biri. Açıkta kaldığında birkaç saatte bozulur, bir-iki gün içinde kurtlanır ve dayanılmaz bir koku yaymaya başlar. Bu çürük malzeme, insanın vücudunun büyük bölümünü oluşturuyor. Ama onu besleyen kan dolaşımı ve dışarıdaki bakterilerden koruyan deri sayesinde, çürümeden saklanıyor.
Vücudun yetenekleri ise hayranlık verici. Örneğin beş duyu, ayrı ayrı birer mucize. İnsan dış dünyayı bu duyular sayesinde tanıyor, bu duyulardaki bütünlük sayesinde rahatça yaşamını sürdürebiliyor. Görme, koklama, dokunma, işitme, tat alma duyuları incelendiğinde karşılaşılan detaylar, ortaya çıkan kusursuz tasarımlar bir Yaratıcının varlığını kanıtlayan deliller olarak karşımıza çıkıyor.
İnsan vücudundaki mucizevi yapılar sadece beş duyu ile sınırlı değil. Hayatı bize kolaylaştıran bütün organların tümü ayrı ayrı birer mucize. Hepsi tam ihtiyacı karşılayacak fonksiyonlara sahip. Elsiz olarak yaratılmış olsak, ne kadar zor yaşardık bir düşünelim. Bacaklarımız olmasa, vücudumuz deriyle değil de dikenlerle, pullarla veya kabukla kaplı olsaydı neler olurdu?
Bu saydıklarımın yanı sıra, insan vücudunun içindeki solunum, beslenme, üreme, savunma gibi karmaşık sistemlerin varlığı ve insan vücudunun estetiği de her biri ayrı ayrı mucizeler.
Gördüğünüz gibi insan vücudu içinde çok sayıda hassas denge var. Bir çok sistemin kusursuz bir biçimde bir biri ile uyumlu bir biçimde çalışması sayesinde insan, hayati fonksiyonlarını hiçbir aksama olmadan gerçekleştirebiliyor. Üstelik bunları, özel bir çaba göstermeden, hiçbir zorlukla da karşılaşmadan yapıyor. Hatta tüm bunlar olup biterken çoğu zaman kişinin bunlardan haberi bile olmuyor. Midesindeki sindirimin ne zaman başlayıp ne zaman bittiğinden, kalbinin ritminden, kanın vücuttaki gerekli yerlere tam da en gereken maddeleri taşımasından, görmesinden, duymasına kadar çoğu şeyden insanın haberi bile yok.
İnsan vücudunda kusursuz bir sistem kurulmuş ve mükemmel bir şekilde işliyor. Bu, gökten yere her işi evirip düzene koyan Allah'ın yaratması.
Allah evrendeki her şeyi, her detayı tüm canlıları gereken özelliklere sahip olarak yaratmış. İnsan vücudu da detaylı incelendiğinde fark edilen tasarım Allah'ın örneksiz yaratmasının bir delili olarak karşımıza çıkıyor.
Allah evrendeki kusursuzluğa Mülk Suresi'nde şöyle dikkat çekiyor:
...Rahman (olan Allah)ın yaratmasında hiçbir 'çelişki ve uygunsuzluk' (tefavüt) göremezsin. İşte gözü(nü) çevirip-gezdir; herhangi bir çatlaklık (bozukluk ve çarpıklık) görüyor musun? Sonra gözünü iki kere daha çevirip-gezdir; o göz (uyumsuzluk bulmaktan) umudunu kesmiş bir halde bitkin olarak sana dönecektir. (Mülk Suresi, 3-4)
Duyularımız İhtiyacımıza Göre Yaratılmıştır
Şimdi insan vücudu içindeki bu sayısız hassas dengeden bir kaç tanesini inceleyelim:
Beş duyu, tam insanın ihtiyacına yönelik olarak düzenlenmiş. Sözgelimi kulak ancak belirli sınırlar arasında gelen ses titreşimlerini algılıyor. Çok daha geniş sınırlar içinde duymak ilk başta avantajlı gibi gözükebilir. Ancak, "duyum eşiği" olarak adlandırılan bu algı sınırları, belirli bir amaca yönelik olarak ayarlanmış. Eğer çok hassas bir kulağa sahip olsaydık, kalbimizin atarken çıkardığı sesten, yerdeki mikroskobik böceklerin çıkardığı hışırtılara kadar birçok sesle her an muhatap olmak durumunda kalacaktık. Bu da bizim için oldukça rahatsızlık verecek bir durum meydana getirecekti.
Aynı "hassas ayar" dokunma duyusu için de geçerli. İnsan derisinin altında yer alan dokunmaya hassas sinirler, olabilecek en iyi biçimde duyarlılaştırılmış ve vücuda dağıtılmışlar. En çok sinir ucu, parmak uçlarında, dudaklarda ve cinsel organda yer alıyor. Buna karşın daha "önemsiz" bölgelerde, örneğin sırt bölgesinde oldukça az sayıda sinir ucu var. Bu da insana büyük avantajlar sağlıyor. Bunun aksinin olduğunu düşünelim: Parmak uçlarının son derece duyarsız olduğunu, tüm sinir uçlarının sırtta toplandığını varsayalım. Bu kuşkusuz oldukça zorluk verici olurdu; elimizi doğru düzgün kullanamazken, sırtımıza temas eden en ufak maddeyi bile -mesela elbisemizin kıvrımlarını- hissederdik.

Boyları Ayarlanmış Kirpikler
Gelin şimdi de saç ve kirpiklerimiz hakkında düşünelim: Her ikisi de sonuçta birer "kıl". Ama geçen zamanda eşit olarak uzamıyorlar.
Kirpiklerin saç kadar uzayıp gözlerimizin önüne düştüğünü bir düşünün. Hem görüşümüzü engelleyecek, hem de göze girerek bizim için hayati önem taşıyan bu organımıza zarar vereceklerdi.
Kirpiklerin belirli bir uzunluğu var ve bu uzunluk hep sabit kalıyor. Yanma ve benzeri bir kaza sonucu kirpiklerimiz kısalırsa, yeniden eski "ideal" boya gelinceye kadar uzayıp sonra yine duruyorlar.
Dahası burada kirpiklerin şekilleri de çok önemli. Hafif yukarı doğru kıvrık olmaları nedeniyle hem gözün görüş alanını daraltmıyor, hem de yüze son derece estetik bir görünüm kazandırıyorlar. Kirpikler göz kapağının ucundan çıkarken burada bulunan özel bezler tarafından yağlanarak kaplanıyorlar. İşte kirpiklerin fırça gibi sert ve düz olmaması bu özel kaplama sayesinde bu şekilde.
Bebeklerin Kemiklerindeki Sır
İnsan bedeninin her noktasında, kesinlikle tam bir "ince tasarım" söz konusu...
Bu ölçülü yaratılış, yeni doğan bir bebekte de, gelişme çağındaki insanlarda da kendini çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Mesela yeni doğan bir bebeğin kafatası kemikleri çok yumuşak oluyor. Ve bu kemikler, birbirlerinin üzerinde az da olsa hareket edebiliyorlar. Bu esneklik sayesinde bebeğin başı doğumda bir hasar görmemiş oluyor. Eğer kafatası kemikleri doğum sırasında sert bir yapıda olsalardı, anne karnından çıkarken çatlayabilir hatta kırılarak bebeğin beyninde büyük hasarlara yol açarlardı.
Aynı kusursuzlukla, gelişme çağındaki bir insanda tüm organlar, birbirine uyumlu olarak büyüyor. Örneğin, gelişen kafa yapısında, beyinle birlikte onu çevreleyen kafatası da büyüyor. Beyne oranla daha yavaş genişleyen bir kafatası olsaydı, beyni sıkıştıracak ve kısa sürede insanın ölümüne neden olacaktı.
Aynı denge kalp ve akciğerlerle göğüs kafesi, göz ile göz çukuru gibi başka organlar için de geçerli.

Bu nedenle, yaratılıştaki sanatı ve kudreti görebilmek için kendi bedenimizdeki olağanüstü yapıları incelemek çok önemli.
Bedenimizin her bir parçası üstün bir teknoloji ile donatılmış ve en gelişmiş fabrikalardan daha kusursuz bir yapıya sahip.
Allah bununla bizlere benzersiz yaratışını göstererek, tüm bedenimiz üzerindeki egemenliğini ispatlamaktadır.
Ayaklarımızın Altındaki Basınca Dayalı Dokular
Gün boyu ayaklarımızın üzerinde durmamıza rağmen hiçbir zaman acaba ayaklarımızın altındaki hassas dokular, sinirler ve incecik damarlar nasıl zedelenmeden bu kadar basınca dayanabiliyor diye düşünmüyoruz. Aynı basınçla ellerimizin üzerinde kalkıp bir müddet durduğumuzu varsaydığımızda ezilmiş dokular, patlamış damarlar ve mosmor bir deri ile karşılaşırız. Böyle olmasının nedeni ayaklarımızın özel bir tasarımla basıncın eşit şekilde dağılmasını sağlayacak yastıksı yapısı.

Görevine Uygun Dişler
Ağzımızdaki dişler yiyecekleri parçalayıp öğütecek biçimde özel olarak tasarlanmışlar. Bilinen en sert organik madde olan -diş minesi- ile kaplanmışlar ve aynı zamanda kimyasal maddelere karşı da çok dayanıklılar.
Her diş, görevine uygun bir şekle sahip. Örneğin ön dişler keskin ve yiyeceği koparıyor. Köpek dişleri sivri, besini yırtıp, parçalıyor. Azı dişleri ise besini öğütebilecek şekilde tasarlanmış. Eğer ağzımızdaki dişlerin hepsi aynı cins olsaydı, örneğin 32 köpek dişi veya 32 kesici dişe sahip olsaydık yemek yememiz hemen hemen imkânsız hale gelirdi. Dişlerdeki tasarımın bir başka örneğini de dişlerin diziliminde görüyoruz.
Nerede Çıkması Gerektiğini Bilen Dişler
Her diş olması gerektiği yerde. Kesiciler olmaları gerektiği gibi ön tarafta, azılar yine olmaları gerektiği yerde arka taraftalar. Bunların yerinin değiştirilmesi bile dişleri tamamen kullanışsız hale getirebiliyor.
Birbirinden bağımsız olan üst ve alt dişler arasında da kusursuz bir uyum var. Her iki bölgedeki dişler, çene kemiği kapandığı zaman tam olarak birbirlerinin üzerine oturacak şekilde tasarlanmışlar. Örneğin tek bir azı dişiniz diğer dişlerden daha uzun olsa veya üzerinde fazladan bir çıkıntı bulunsa, ağzınızı kapayamazdınız. Bu durumda konuşma ve yemek yeme gibi ihtiyaçlarınızı dahi karşılayamaz duruma gelirdiniz.
Dişlerin dayanıklı yapısı, diziliş sıralaması, sahip oldukları şekiller ve görevlerinin uyumlu olması gibi detaylar bize dişlerdeki açık tasarımı gösteriyor. Hücrelerin şuurlu hareketlerinin ise tek bir nedeni var: Vücuttaki bütün hücrelere olduğu gibi dişleri oluşturan hücrelere de sahip oldukları özellikleri veren üstün güç sahibi Allah'tır.

“O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24)
Hep Güzel Kokan Kavunlar
Hep kendi bedenimizden örnekler verdik. Şimdi şöyle bir etrafımıza bir bakalım: Örneğin parfüm üreten bir fabrika düşünün. İçinde çeşitli kimyasallar ve bunları denetleyen kimya mühendisleri gözlerinizin önüne gelecektir. Çeşitli testlerden sonra bir karışım yapılacak ve elde edilen parfümü oluşturan kimyasalların listesi ve miktarı titizlikle saklanacaktır. Tabii arada kullanılan bir sürü donanım ve cihaz da var. Bir de o güzel kokulu kavunları düşünün. Onların kokusu mühendislerce geliştirilmedi, bunun için ne kimyasal formüller ne de teknik cihazlar kullanıldı.
Çok eskiden beri hep ama hep aynı güzel kokuya sahipler. Bir buruna bile sahip olmayan, koku diye bir duyudan habersiz olan bir kavun kendisini beğendirmek, üremesini kolaylaştırmak için eşsiz kokusunu nasıl edinmiş olabilir? Böyle bir koku için DNA’sının neresine hangi geni koyacağını, buradaki molekülleri ne sırayla dizeceğini nasıl kestirebilmiştir? Yeryüzünde daha hiçbir genetikçi ve parfüm fabrikası yokken o kavun dünyanın en güzel kokularından birine sahipti. Bugüne kadar da en ufak bir değişikliğe uğramadan bu koku süregelmekte. Şüphesiz yeryüzündeki tüm kokuları var eden üstün güç sahibi Allah’tır. Ne kavunun kendisi, ne de mutasyonlar asla buna güç getiremezler.
Sulu Karpuzlar
Yaz ayları insanların şekere ve suya en çok ihtiyaç duyduğu zamanlar. İşte tatlı ve sulu karpuzlar bu ihtiyaçlarımızı karşılamak konusunda son derece tatminkârlar. Yazın en kurak zamanında toprağın üzerinde yetişen karpuzlar, adeta bir su deposu gibi. Hepimiz biliriz ki bir kaba su doldurduğunuzda, su yer çekimin etkisiyle zemine yayılır. Oysa karpuzun içindeki su her yerine eşit dağılmış durumda. Hiçbir karpuzda suyun alt tarafta birikip de üst kısmının kuru kaldığını görmezsiniz. Çiftçiler su eşit dağılsın diye karpuzu oradan oraya çevirmiyorlar ya da karpuzun içinde suyu eşit dağıtacak kalp benzeri bir organları da yok. Ama Allah’ın dilemesiyle karpuz, suyu her yerine eşit dağıtıyor. Şekerin değil formülü, ş’sinden bile haberi olmayan karpuz, yazın en zor dönemlerinde enerji için ihtiyaç duyacağımız şekeri üreterek bizlere sunuyor.

Allah’ın Yaratışını Düşünmek İbadettir
Allah Kuran'da iman hakikatleri üzerinde düşünmeyi emrediyor. Bu nedenle tüm evreni kapsayan iman hakikatleri üzerinde düşünmek, müminler için sürekli bir ibadet niteliğinde.
Müminler iman hakikatleri sayesinde Allah'ın sıfatlarını ve bu sıfatların üstünlüğünü daha iyi kavrayıp, O'na daha fazla yakınlaşmaya çalışırlar. Derin tefekkürleri sayesinde Allah'ın ilim ve kudretinin sınırsızlığını gördüklerinden, Allah'a karşı duydukları korku kat kat artar. Dünyada her an Allah'ın rızasına, rahmetine ve cennetine kavuşmanın arzusu ve özlemiyle yaşarlar. Kuran'da iman edenlere cennetin müjdelendiği ayetlerden biri şöyledir:
İman edip salih amellerde bulunanlar ise cennet halkıdırlar, orada süresiz kalacaklardır. (Bakara Suresi, 82)
İnkâr edenler ise şuursuzluk ve bilgisizliğin sebep olduğu gaflet hali ile Allah'ın varlığının açık dellilerinden yüz çevirirler. Bunların sonu Kuran'da şöyle haber veriliyor:
İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlara gelince; onlar da içinde sürekli kalıcılar olmak üzere, ateşin halkıdırlar. Ne kötü bir dönüş yeridir o. (Teğabün Suresi, 10)

Cehennemden korkup-sakınan ve cenneti arzulayanlar, Rabbimiz'in rızasını, dostluğunu ve sevgisini kazanmaya çalışmalılar. Bunun için de iman hakikatleri üzerinde derin tefekkür ederek, Allah'ın üstün sıfatları hakkında daha fazla ilim ve kavrayış sahibi olmalılar. Öğrenmek ve tefekkür etmenin yanı sıra, iman hakikatlerini anlatmak da insanların imanlarına vesile olmak açısından oldukça önemli. İman hakikatlerini anlatarak insanları düşünmeye davet etmenin, tüm iman edenlerin üzerine düşen önemli bir sorumluluk olduğunu hatırlatarak bugünkü programımızı sonlandırıyorum değerli izleyicilerimiz.














Bilimin çökerttiği Evrim Teorisi, şimdi propaganda yöntemlerinin de deşifre edilmesiyle yepyeni bir çöküş daha yaşıyor.

